HAKKIMDA

1975’de İstanbul Robert Kolej’i bitirdikten sonra, İngiltere’de bügünkü ismi DeMontford University olan Leicester Polytechnic’de grafik eğitimi aldım. 80’li yılların başlarında, iki sene Kuzey Kaliforniya’da ardından İstanbul’da grafik, tekstil ve duvar kağıdı deseni alanlarında serbest çalışmalar yaptım. 1982 yılında, Mehmet Cömert ile beraber İstanbul’da ilk seramik atölyem olan Eflatun Seramik Atölyesi’ni kurduk.    

Grafik üzerine çalışmalarım, üniversite yıllarından itibaren yaşamımın içinde oldu.  “Eski moda” araçlarla yapmayı öğrendiğim grafik çalışmalarımı uzunca bir süre, kalem, kağıt, boya, fırça gibi araçları kullanarak yapmaya devam ettim. Grafik alanına, bir süre  inatla  eski metotlarla devam etsem de – ki hala eski usulden oldukça keyif alırım- çağın yeniliklerini de göz önünde bulundurarak, bilgisayar ile grafik tasarımı yapma fikrini zamanla benimsedim. Bu süreçte,  grafiğin ve desenin “özünü” bildikten sonra, dijital ortamda çalışmanın sağladığı faydadan yararlanarak, eski ve yeninin harmanlanmasına izin vermenin  tasarımlarıma yeni bir bakış açısı eklediğini gördüm. Bugün bile, bir grafik tasarım işine başlarken önce kağıt ve kalemle eskizlerimi hazırlayıp sonra teknolojinin sağladığı teknik kolaylıklardan yararlanarak sonuçlandırmanın keyfini yaşıyorum..

Yaptığım resimlerde de çoğu zaman bir grafik unsur görmek mümkün. Akrilik kullanarak yaptığım tabloları, illaki bir “tarz” üzerinden açıklamam istenirse,  “naif/fantastik/figüratif” olarak tanımlıyorum. İnsan veya insanlaşmış hayvan figürlerini ve daha çok portreleri, gerçeküstü ortamlarda fakat gerçek bakışlarıyla, detaylar ve renkler içinde, benim hayal alemimden izleyeninkine sürüklüyorum.  Ben ve izleyici arasında, bir gül bahçesinden ölümün sonsuzluğuna; yaprakları dökülmüş çınarlardan, rengarenk kuşların kanatlarındaki umuda; kim olduğu bilinmeyen sepya fotoğraftaki kürklü kadından, inci kolyeli , sert bakışlı kedi kadına giden bir yolculuk başlıyor.

Seramik ise benim için daha orta okul yıllarında başlayan bir tutkuydu. Aldığımız sanat dersinde, elime tutuşturulan ilk çamurda başlayıp, kendi atölyemi kurmaya, önce sanat seramiği ardından  endüstriyel seramikler yapmaya ve sonunda büyük duvar panolarına kadar taşan bir tutkuya dönüştü. Eflatun Seramik Atölyesi 1993 yılına kadar sürdü fakat akabindeki yıllarda seramik duvar panosu yapmanın popüler bir furyaya dönmesi ve kendi hikayemde başka kapıları açmak istememle Eflatun Atölye’yi güzel bir anı olarak geride bırakmaya karar verdim. Yine de, o tutku hiçbir zaman yok olmadı. Seramik panolar; kendi şekillendirdiğim çamurun pişmesiyle, sırlanmasıyla ve daha büyük parçaların bir araya gelmesiyle oluşan bir nevi mozaikti; şimdi ise panolarımı gerek seramik, gerek taş, mermer ve cam gibi malzemeleri kırarak şekillendiriyorum.  Böylece daha küçük ama daha çeşitli malzemelerle mozaiklerimi yaratıyorum. Mozaiği duvar, yer, tezgah, masa, heykel ve çeşitli objelerde kullanmayı, bir şeyleri yeniden yorumlamayı seviyorum.

2000 yılında şehri çok sevmeme rağmen, İstanbul’un karmaşasından uzaklaşmaya ve Bodrum’da hayatıma devam etmeye karar verdim. İlk olarak ücra bir dağ köyünün, eski bir taş evinde resim atölyemi kurdum. Fakat içinde olduğum mekan ve çevremdeki doğa bana ısrarla mozaik yapmam gerektiğini hissettirdi. Mozaik, seramiğin bir uzantısı ya da öncüsü olarak beni hep etkilemişti. Çocukluğumdan beri antik Yunan ve Roma medeniyetlerinden kalma eserlerde, Bedri Rahmi’nin, Gaudi’nin eserlerinde, kısacası her karşıma çıkışında heyecanlandırdı oldukça bu sanat beni. Böylece zamanla, benim de yaşamımın bir parçası oldu. İtalya’nın, Ravenna şehrinde katıldığım bir mozaik atölyesinde orijinal Bizans yöntemleri ve malzemeleriyle çalışmayı öğrendim. Ardından, Bodrum’da kullanabileceğim malzeme ve yöntemlerle, kendi desenlerim ile bakış açımı harmanlayarak, özgün mozaik çalışmalarıma başladım.

Şimdi atölyem Ortakent’de bir mandalina bahçesinin içinde. Çevremde hala bana ilham veren yaşamlar, mandalin ve zeytin ağaçları, taşlar, kayalar, dağlar, kaktüsler, gün batımları, derin denizler, kertenkeleler… ve bukalemunlar var.

Grafik dalında eğitim aldığım için, yaptığım bütün sanatsal çalışmalarda – illüstrasyon, seramik, resim, heykel, mozaik – grafik bakış açısı ön planda oldu. Çalışmalarımda kullandığım karışık medya ve teknikler, yaratıcı işlerimdeki büyük mozaiği oluşturuyor, hepsi “desen”le başlıyor, birbiriyle iç içe geçip, bir bütün oluşturuyor.

Bir mozaiğin yaratımında karşılaştığım ve çözülmesi gereken her adım beni heyecanlandırıyor. Tek bir malzeme veya teknikle çalışmadığımdan, ilk adım yap-boz’un ilk parçasını bulmak gibi bir duygu. Desen, boyut, renkler ve hepsinden öte o anki ruh halim ve iletmek istediğim duygu, kullanacağım malzemeye karar vermemi sağlıyor – cam, kırık seramikler, çakıl taşları, deniz kabukları, smalti, ya da kendi yaptığım seramik parçalar…

Mozaik yapmaya başlamadığım zamanlarda, kili önce bir bütün olarak elle şekillendirip, küçük parçalara kesip, pişirip, sırlayıp, tekrar pişirerek büyük seramik duvar panoları yapıyordum. Daha sonra bu parçalar duvarda tekrar bir araya gelip panoyu oluşturuyorlardı. Bunlara “seramik pano”lar diyorduk, şimdi ise onların da daha büyük parçalardan oluşan mozaikler olduğunu görüyorum.

Büyük mozaik heykeller yaratmak ise; çizimden kil modele, metal iskeletten beton heykele ve nihayet yüzeyin mozaikle kaplanmasına kadar bambaşka bir serüven. “Yaratık”larım çoğunlukla organik formlardan oluşuyor, özellikle kertenkeleler, bukalemunlar, denizde yaşayanlar… Hareketlerinin esnekliği, muhteşem yuvarlak çizgileri, sahip oldukları engin renk yelpazeleri, onlarla çalışmayı heyecanlı bir maceraya dönüştürüyor.

Gerek iki boyutlu, gerek üç boyutlu mozaiklerle çalışmak maceraperest doğama öylesine uyuyor ki… İki boyutlu bir parçada bile, malzemenin özellikleriyle kazanılan derinlik, taslaktaki çizim ile bitmiş işin arasındaki farkı yaratıyor. Yaptığım mozaiğin çizimden, heykelin gerçek modelinden daha canlı durduğunu söyleyenlerle sıklıkla karşılaşıyorum.

Atölyemin ismi olan bukalemun ve oradaki yaratım sürecim, tıpkı canlının kendisi gibi aslında. Aheste, değişken, renkli… Fakat atölyemin ruhunda süzülen bukalemun, rengini sadece kamuflaj amaçlı değil,  ruh haline göre de değiştirebiliyor. Ben de atölyemde tıpkı bir bukalemun gibi, üretme süreci hiç de hızlı olmayan bir şekilde, değişik malzeme ve metotlardan oluşan bir mozaik ile işlerimi üretiyorum.

Neslihan Zabcı